Amerika ||

 

GÜNÜMÜZ AMERİKA'SININ PERDE ARKASI

H. YÜKSEL:
Dünya panoramasından başlayalım isterseniz, sizin seyyâhlığınızı biliyoruz. Meselâ Amerika nasıl?

O. SİNANOĞLU:
Yalnız Amerika deyince bütün dünyada, Avrupası olsun, Amerikası olsun, Japonyası olsun; son on-onbeş senedir bilhassa Doğu Bloku tabiî Rusya gibi hemen her yerde, bir dine dönüş var. Niye var?... Yâni işte insanlar baktı ki sırf bu maddî dünya ile bu işler olmuyor. Çünkü görüyorsun maddî olarak herşey var. Meselâ Amerika'da iki araba, dört buzdolabı, tekne falan hepsi, bahçeli ev filan... Bir türlü olmuyor... Adam geliyor eve, "yahu" diyor, "bak bunları aldım, niye mes'ut değilim?" Önce diyor ki "daha büyüğünü alsam belki olur"... Alıyor, iki gün sonra yine aynı şey... Sonunda geliyor evine akşam, ne konu komşu var, ne ahbaplık var... Birisi seninle konuşursa muhakkak bir çıkar meselesi var...

H. YÜKSEL:
Bu eksiklik nereden kaynaklanıyor?

O. SİNANOĞLU:
Başta zannettiler ki, işte bunlara da yutturdular. "Dünyaya gelmiş geçmiş en büyük medeniyet biziz filan"... Biz de diyoruz ki: "Medeniyet mi, hangisi?" Sonra tabiî yutmamaya başladılar. Biraz da seyahat çoğaldı. Biraz Asya'yı gördüler, askerleri gitti orayı burayı işgal etti... Çoğu da Japon, Çinli, Filipinli hanımlar alıp geldiler... Çünkü onların en uyuzu bile kendilerininkilerden daha insanî oluyor. Derken birşeyler hissettiler, bir arama başladı. Tabiî bu ara, Amerika'da herşey zaten büyük iştir ya!.. Hani herşeyden bir yağ çıkarılır. Amerika'nın şöyle bir Güneyorta kuşağı var, muhafazakâr bir kuşak; "İncil kuşağı" diyorlar. Bunlar çok koyu Hıristiyan... Şimdi dinî yönden birtakım şeyler türedi... "Evangalist" de diyorlar. Bunlar nutuklar atıyorlar ağlayarak(!)...

H. YÜKSEL:
Tamam, bize de pek âşinâ geliyor nedense bu "ağlama" mevzuu?...

O. SİNANOĞLU:
Ondan sonra para topluyorlar, televizyon istasyonları filan kuruyorlar. Açıyorsun böyle bir sürü kanal var; radyo, televizyon. Arada bir dinî birşeyden bahseden bizimkiler gibi değil, her saat böyle Hıristiyanlık propagandası, ama gâyet ilkel bir şekilde. Böyle kafa çalıştıracak, manevî bir şekilde değil. Öyle bir panayır havası içinde... Bağrışmalar, çağrışmalar, acaip şeyler... Sonra misyoner teşkilâtları para topluyor buralara gelip... Bunlar inanırmış ki; eğer birisini Hıristiyan yaparsan, cennete gidersin... Ama istediğin kadar günâh işle, mühim değil... Onun için bunların derdi birini Hıristiyan yapayım da, cennete...

H. YÜKSEL:
Günâhlardan kurtulayım...

O. SİNANOĞLU:
Hayır, kurtulmak da yok, işte cennete pasaport alacak... Misyoner faaliyeti de onun içindir. Tabiî bu misyoner faaliyeti, bilmeyenler için öyle de, arkasında dâima sömürgecilik sistemi vardır. Yâni önce misyoner gelir, Havai'de olduğu gibi... Arkadan: "Siz biraz çağdaşlaşın, size biraz İngilizce lâzım" filan. İngilizce öğretmeni gelir. "Ya siz biraz özelleştirin, küreselleştirin, size serbest ticâret lâzım; işte medeniyet budur" filan. Bu sefer orası pazar yeri olur, sömürürler. Ondan sonra da "Aa! Durun, menfaatlerimizi koruyacağız" deyip, askerleri gelir. Ondan sonra oranın bütün malını, mülkünü satın alırlar. Böyle misaller çok. Havai'yi alın işte...

H. YÜKSEL:
Bayrağı dikerler...

O. SİNANOĞLU:
Malını mülkünü alırlar... Havai de bu işlemden geçtikten sonra, oradaki yerli ahâli gittikçe azalıyor... Eskiden oranın kralı varmış, prensesi filan. Onlara ait arazileri satın almışlar. Şimdi onların torunları sokaklarda çöpçülük yapıyor, hamallık yapıyor; bir de içkiye alıştırmışlar... Perişan bir haldeler; nesilleri tükeniyor... Zâten Amerikalılar oraya doluşuyor; hemen emlâkları alıyorlar... Sonra da, "Şimdi oylamaya koyalım, eyâlet olmak istiyor musunuz?" Hemen çoğunluk diyor ki: "Eyâlet olalım". Eyâlet oluyorlar, iş bitiyor... Yâni nesli tükenmese bile, görünüşte öyle birileri kalmıyor. Çünkü dilini unutturmuş. Sonra kendi dilini bilmiyor, kültürünü bilmiyor, tarihini bilmiyor; kimliği, şahsiyeti kalmıyor. Onun hamalı, uşağı oluyor o kadar. Bu her yerde böyle olmuştur... Türkiye'nin de olacağı budur. Hızla oraya doğru gitmektedir.

H. YÜKSEL:
Yâni biz birşeyler yapmazsak böyle olur diyorsunuz?..

O. SİNANOĞLU:
Birileri uyanmazsa böyle olacak işte çok yakında. Son perdeyi oynuyoruz zaten...

H. YÜKSEL:
Öyle efendim, o konuda haklısınız... Geçende seyrettim sizi, -zâten sizin için tahammül ettim-... Orada şöyle birşey söylediniz: "Amerika'nın 270 milyon nüfûsu karacâhildir."

O. SİNANOĞLU:
Tabiî canım, bu benim icâd ettiğim bir laf değil, abartma da değil. Tesbit olarak ben size söyleyeyim: Yâni şimdi, Newyork Times en ciddî gazetesi Amerika'nın, bir anket yapıyor... Meselâ nüfûsun % 60'ı dünyanın yuvarlak olduğuna inanmıyor... Hakikaten! Ondan sonra bir anket yapıyor, daha fazlası evrim teorisine inanmıyor... Bizimkiler buna çok üzülür... Yâni böyle şeyler... Hattâ biraz üniversite okumuşu bile meselâ "Türkiye" dersin, şöyle bir durur... Sonra dayanamaz sorar: "Nerede olabilir? Hindistan'ın yanı mıydı?". Şimdi biz de içimizden "aslında doğrudur" diyoruz, çünkü bizim sınırlar oralardan başlar. Ama Türkiye işte orada değildir... Yahut "Sizde deve var mı, çöl var mı, hurma ağaçları nasıl?"... Çünkü Camel sigarasının içinde Türk tütünü var ya! Şimdi Türk tütünü de kalmadı; o da Amerikan tütünü oldu. Onu da Sabancı almış sözümona... Marlboro almış, Sabancı da aracılık yapmış...

H. YÜKSEL:
Orada şunu da söylediniz: "Orada bir iki milyonluk bir elit var. İşleri onlar götürüyor"...

O. SİNANOĞLU:
Evet kesin böyledir. Düşündüm "bu niye böyle, nasıl olmuş" diye... Şuna bağladım: Şimdi İngiltere'de çok güzel demokrasi vardır diye bilinir. Tam demokrasi en çok orada vardır.

H. YÜKSEL:
"Demokrasinin beşiği" bilinir.